Arzu ve Jouissance

Arzu ve Jouissance Üzerine

Arzu ve Jouissance Üzerine

Bu yazımda, psikanalitik/psikodinamik kuramlarda sıklıkla kullanılan arzu ve jouissance kavramlarını daha anlaşılır ve yaşamın içinden örneklerle daha görünür hale getirmeye çalıştım. Çünkü bu iki kavram, insanın yalnızca ne istediğini değil; neden aynı yerlere çekildiğini, neden bazen kendi sıkıntısına rağmen bazı deneyimlerden vazgeçemediğini ve haz ile acının kimi noktalarda nasıl iç içe geçebildiğini anlamak açısından oldukça önemlidir.

Lacan’ın diliyle arzu, ihtiyaçtan ve talepten ayrılır: ihtiyaç biyolojiktir (açlık gibi), talep ise Öteki’ye yönelmiş bir çağrıdır/istektir (“bana ver”, “beni sev”, “beni gör”). Arzu, tam da talebin içinde kaybolan ama bütünüyle talebe indirgenmeyen fazlalıktır. O yüzden arzu çoğu zaman bir “nesne”den çok bir “eksik” etrafında döner; eksik kapanmasın diye değil, eksik sayesinde özne canlı kalsın diye. Mesela bir ilişkide “beni sev” talebin olabilir ama arzunun asıl meselesi, sevginin içinde “benim yerim neresi?” sorusudur; yani Öteki’nin arzusunda nasıl konumlandığını bilmek istersin. Bu yüzden kişi bazen sevildiği halde huzur bulamaz; çünkü sevgi “olgu” olarak vardır ama arzu “konum” ister. Burada objet petit a dediğimiz şey devreye girer: Arzuyu harekete geçiren küçük bir parça, bir bakış, bir ses tonu, bir gecikme, bir ayrıntı… Nesneden çok “nesnede parlayan” şey. Bu yüzden aynı kişi, aynı ilişki içinde, tek bir bakış değiştiğinde bütün anlamın çöktüğünü hissedebilir; mesele nesne değil, o küçük artığın işlevdir.

 

Jouissance ise “haz” değildir; hatta çoğu zaman haz ilkesinin ötesine geçen, rahatsız edici, maliyetli, kişiyi kendine zarar verecek kadar tekrar ettiren bir tatmin biçimidir. Klasik bir örnek: birinin sürekli aynı tür ilişkileri seçmesi—başta “bu sefer farklı” diye başlaması ama sonra aynı sahneyi yeniden kurması. Burada arzu, “başka türlü mümkün” diyerek kişiyi hareket ettirirken, jouissance aynı düğümden bir şey çekip çıkarır: tanıdık acının verdiği garip bir kesinlik. Ya da sosyal medyada sürekli kontrol etme: kişi bunun kendisini yorduğunu bilir ama yine de bakar; çünkü bakışın kendisi bir jouissance üretir—kıyasın acısı, dışlanma ihtimalinin tetiklediği gerilim, “görülmeme”nin yarası… ve buna rağmen tekrar. Burada süperego boyutu da önemlidir: Süperego yalnızca “yasaklayan” değildir; modern biçimiyle “keyif al” diye buyurur. Bu buyruk, kişiyi hem performansa hem de tükenmeye iter: daha mutlu ol, daha başarılı ol, daha arzulanır ol… Sonra kişi bu buyruğun altından kalkamayınca suçlulukla kendini cezalandırır; cezalandırma da bir jouissance üretir. Yani jouissance bazen doğrudan zevk değil, zevkin bedeliyle kurulan bir döngüdür.

 

Bu ikisini ayırmak klinikte çok işe yarar: Arzuyu takip ettiğinde kişi genellikle daha canlı, daha meraklı, daha risk alabilir ama daha anlamlı bir yöne gider; jouissance’a yapıştığında ise “biliyorum bana yaramıyor ama yine de yapıyorum” cümlesi çoğalır. Semptom burada köprü gibi çalışır: semptom, jouissance’ı taşır ama aynı zamanda özneyi dağılmaktan koruyan bir düzenek olur. Analitik çalışma, “jouissance’ı sıfırlamak” gibi bir hedefle yürümez; daha gerçekçi olan, kişinin jouissance’ını nerede ürettiğini görmesi, bunun hangi yasa/talep ilişkisinden beslendiğini ayırt etmesi ve arzunun hareketini yeniden kurabilmesidir.

 

Örnekleri somutlaştırayım. Birinin ilişki seçimlerinde tekrar eden bir desen düşün: partnerleri sürekli erişilmez, duygusal olarak mesafeli, belirsiz. Arzu düzeyinde kişi “sevgi” arıyor gibi görünür, ama jouissance düzeyinde belirsizliğin gerilimi yeniden üretilir. Bu gerilim tanıdık bir sahneyi çağırır: “Ben yeterli değilim, o yüzden beni seçmiyor” gibi bir temel fantazi. Fantazi burada masal değil, öznenin arzusunu organize eden senaryodur. Kişi bu senaryoyu her seferinde yeniden sahneye koyar; çünkü acı vericidir ama aynı zamanda özneyi konumlandırır, “ben kimim?” sorusuna bir cevap verir. Ve bu cevap, kötü de olsa bir cevaptır. Jouissance’ın en yapışkan tarafı budur kimlik gibi çalışır.

 

Ama jouissance düzeyinde kişi kendini sürekli bir eksiklikte sabitleyerek hem haz alır hem cezalandırır: “yetersizim” cümlesini terkar ederek kanıtlayan bir ritüel. Bu ritüel, bir tür iç mahkeme kurar; kişi hem savcı hem sanık olur. Bu mahkeme Klein’ın persekütör nesnesini çağrıştırır: sürekli yargılayan iç ses. Freud’un melankolide tarif ettiği gibi, eleştirel bir üstbenlik özneyi içeriden aşındırır. Burada jouissance, “acıdan zevk almak” gibi kaba bir formül değil; acıyı bir düzenek haline getirip onu vazgeçilmez kılan bir ekonomi gibi düşünmek daha faydalı olacaktır.

 

Klinikte ayrım şu şekilde anlaşılır: Arzu konuşurken cümleler daha açık uçludur, merak taşır, risk ve belirsizlikle yaşayabilir. Jouissance konuşurken cümleler daha kapalıdır: “Biliyorum ama…”, “Hep böyle oluyor…”, “Elimde değil…”, “Yine aynı yere geldim…” Bu cümleler bir tür kader dili üretir. Bu kader dili, aslında öznenin sorumluluğunu yok sayan değil; tam tersine, öznenin sorumluluğunu imkânsızlaştıran bir kilittir. Çünkü jouissance, “seçim” duygusunu eritip “zorunluluk” duygusu yaratır. Sanki semptom, kişi adına karar veriyordur. Oysa semptom, öznenin geçmişte bulduğu bir çözümün bugüne taşınmasıdır; bugün için artık pahalı hale gelmiştir.

 

Peki buradan “ne yapılır” kısmına geldiğimizde, analitik çalışma iki şeyi aynı anda yapar. Birincisi, jouissance’ın geçtiği hattı görünür kılar: kişi tam olarak nerede, hangi sahnede, hangi sözde, hangi bakışta tetikleniyor? Bu tetiklenme rastgele değildir; genellikle fantazinin kilit noktasına dokunur. İkincisi, arzuyu yeniden ayrıştırır: talep ile arzuyu karıştıran düğümü çözer. Çünkü çoğu insan “istiyorum” dediğinde aslında “benden bunu bekliyorlar”ı konuşur. Ya da “istemiyorum” dediğinde aslında “istersem bedel öderim”i konuşur. Arzunun sesi daha ince çıkar; çoğu zaman gürültü içinde kaybolur.

 

Bu noktada küçük ama kritik bir kavram var: “kayıp” ve “eksik” aynı şey değildir. Kayıp, bir zamanlar vardı da gitti hissidir; eksik ise yapısaldır, hiçbir zaman tam olmadık. Arzu eksikle yaşar; jouissance çoğu zaman kayıp yanılsamasını sürekli üretir: “Bir şey gitti, geri getirmeliyim” ya da “Bir şey eksik, tamamlamalıyım.” Tüketim kültürü burada süperegoik buyruğu besler: tamamlan, kendini düzelt, daha iyi ol, daha görünür ol. Žižek’in sevdiği yer burasıdır: sistem, arzuyu sürekli canlı tutmak için tatmini erteler; sana nesneler verir ama nesnenin içindeki “a”yı, yani arzuyu kışkırtan artığı asla doyurmaz. Böylece kişi, bitmeyen bir arayışın içinde hem koşturur hem yorulur; jouissance da bu yorgunluğun içinde yerleşir.

 

Arzu seni yeni bir konuma çağırır; jouissance seni eski konumda sabitler. Yasa bazen sınır koyarak arzuyu mümkün kılar; bazen süperegoik biçimde “daha fazla” diye buyurarak jouissance’ı artırır. Semptom, jouissance’ın taşıyıcısıdır ama aynı zamanda öznenin dağılmamak için bulduğu bir çözümdür. Analitik iş, jouissance’ı “kötü” diye kesmek değil; onu hangi senaryonun beslediğini ve öznenin arzunun sesini nerede susturduğunu görmekle başlar.

 

Bunu iş ilişki ve görünür olmak olarak üç örnek ile inceleyelim;

 

Diyelim ki bir klinik psikolog olarak iyi hazırlanıyorsun, bilgi birikimin var, hatta çevrenden “gayet iyisin” geri bildirimi de geliyor; ama bir proje, bir eğitim, bir sunum ya da bir içerik serisi tam bitmeye yaklaşınca ya aşırı mükemmeliyetçilik başlıyor ya da erteleme ve “henüz hazır değilim” cümlesi devreye giriyor. Arzu burada, dışarıdan bakınca “başarmak” gibi görünür ama daha yakından bakınca mesele başarı nesnesi değil, başarıyla birlikte değişecek konumdur. Başarı, Öteki’nin bakışını yoğunlaştırır: daha çok beklenti, daha çok talep, daha çok kıyas, daha çok sorumluluk. Fantazi çoğu zaman şuna benzer bir senaryo kurar: “Eğer ortaya koyarsam, birileri eksik bulacak ve ben düşeceğim; o yüzden ya kusursuz olmalıyım ya da hiç görünmemeliyim.” Bu fantazi özneyi iki uçta tutar: ya görünmezlikte güven ya da kusursuzlukta güven. Jouissance ise tam bu kilitte üretilir. Kişi erteleyerek geçici bir rahatlama yaşar; aynı zamanda kendini içeriden döverek bir tür ceza düzeni kurar. Bu ceza, tuhaf biçimde tatmin üretir; çünkü özneyi tanıdık bir yere yerleştirir: “Ben zaten yetersizim” konumu. Yetersizlik acıtır ama bir kimlik gibi de çalışır; risk alıp yeni bir kimliğe geçmekten daha “tanıdık”tır. Burada semptom (erteleme/mükemmeliyetçilik) jouissance’ı taşır: hem kaçınmanın rahatlığı hem kendini hırpalamanın sertliği.

 

İlişki alanına geçelim. Diyelim ki birine çekiliyorsun ve özellikle de o kişi duygusal olarak kısmen erişilmez, belirsiz, tutarsız. Bir gün sıcak, bir gün soğuk; yakınlaşıyor ama tam bağlanmıyor. Arzu burada “sevgi” gibi görünse de çoğu zaman arzu, sevginin kendisine değil, Öteki’nin arzusundaki yerine yönelir: “Ben onun için ne ifade ediyorum?” Fantazi genellikle şu sahneyi kurar: “Eğer onu ‘tam’ elde edersem değerim kanıtlanacak; ama elde edemezsem, demek ki ben eksik ve sevilmezim.” Bu fantazi ilişkide gerilimi sürekli canlı tutar, çünkü belirsizlik, sahneyi besleyen yakıttır. Jouissance ise burada kıskançlık, kontrol, sürekli düşünme, mesaj analizi, “niye böyle yaptı?” döngüsünde ortaya çıkar. Kişi “bu beni mahvediyor” der ama aynı zamanda o gerilim olmadan ilişki sönükleşir gibi hissedebilir. Çünkü jouissance, belirsizliğin acısında bir kesinlik bulur: “En azından tanıdık duygudayım.” Böyle ilişkilerde sık görülen şey şudur: huzurlu, açık, erişilebilir bir partner geldiğinde arzu düşer; çünkü fantazinin senaryosu çalışmaz. Fantazi çalışmayınca jouissance da düşer ve özne bunu “çekim yok” diye yorumlar. Oysa çekimin bir kısmı, fantazinin sahnesinde üretilen jouissance’tır.

 

Şimdi kıyas ve görünürlük alanına gelelim. Diyelim ki X’te, Instagram’da ya da mesleki çevrede sürekli başka insanların üretimini takip ediyorsun. Bir yandan ilham alıyorsun; öte yandan her bakış, içten içe bir yetersizlik hissini tetikliyor. Arzu düzeyinde bu, “görünür olmak, takdir edilmek, etkili olmak” şeklinde görünür; ama daha derinde arzu, Öteki’nin bakışında bir yer edinmeye çalışır: “Ben orada var mıyım?” Fantazi burada çok net bir senaryo kurar: “Eğer yeterince görünür olursam değerim olur; görünmezsem yokum. Ama görünür olursam da yargılanırım.” Bu çift bağ, görünürlüğü hem istenen hem tehlikeli yapar. Jouissance bu çift bağın içinde çalışır: kişi sürekli bakar, kıyaslar, kendini küçültür; sonra daha fazla üretmeye zorlar; sonra tükenir; sonra yine bakar. Bu döngüde acı vardır ama acının içinde bir tatmin de vardır: yargılayan iç sesin çalışması, bir tür “iç mahkeme” kurar; kişi hem savcı hem sanık olur. Bu mahkemenin verdiği ceza, suçluluk ve utanç üzerinden jouissance üretir. Çünkü süperego burada “daha iyi ol” diye bağırırken, kişi o buyruğun altında ezildikçe kendini cezalandırır ve bu cezalandırma paradoksal bir biçimde bağımlılık yaratır.

 

Şimdi bu üç örneği tek bir üçgenin içine yerleştireyim. Arzu, özneyi hareket ettiren eksiklik mantığıdır; “bir şey istiyorum” dediğinde çoğu zaman arzu, nesnenin kendisine değil, nesnenin Öteki’deki yerine gider. İşte başarı, ilişkide sevgi, sosyal medyada görünürlük… bunların her biri, aslında Öteki’nin bakışı ve talebiyle yüklü. Fantazi, bu arzunun sahnesini kuran senaryodur; özneye “ben kimim, Öteki benden ne istiyor, ben Öteki için ne ifade ediyorum” sorularına bir cevap üretir. Fantazi olmadan arzu yönsüzleşir; çünkü fantazi, arzunun pusulasıdır. Jouissance ise fantazinin kurduğu sahnede üretilen maliyetli tatmindir; bazen acı, bazen gerilim, bazen suçluluk üzerinden gelir ama her seferinde özneyi tanıdık düğüme geri bağlar. O yüzden kişi işte bitirmeye yaklaşınca erteler, ilişkide huzur gelince sıkılır, görünürlükte takdir gelince bile rahatlayamaz; çünkü fantazinin sahnesi, öznenin jouissance’ını belli bir gerilim düzeyinde sabitleyecek şekilde kurulmuştur.

 

Buradaki kilit soru şudur: “Benim fantazim hangi sahneyi sürekli kuruyor ve ben o sahnede hangi rolü oynuyorum?” İşte “yetersiz ama çabalayan”, “sevilmek için kanıtlayan”, “görünür olmak isteyen ama yargılanmaktan korkan” gibi roller. Analitik çalışma bu rolleri ahlaki olarak suçlamaz; sadece işlevini görür: Bu rol neyi koruyor, hangi kaygıyı tamponluyor, hangi yasaya hizmet ediyor, hangi jouissance’ı taşıyor? Bu netleştiğinde, arzu daha serbest hareket edebilir. Çünkü kişi ilk kez şunu ayırt eder: “Ben gerçekten ne istiyorum?” ile “Fantazimin benden istediği şey ne?” aynı şey değil.

Bu Konuda Destek Almak İster Misiniz?

Profesyonel psikolojik destek için benimle iletişime geçebilirsiniz. Ön görüşme ücretsizdir.

Randevu Al WhatsApp
WhatsApp
Randevu Al
Hemen Ara